ERGENEKUN.COM

ŞARK MESELESİ AHMED SAİB
Yayına Hazırlayan Saadettin GÖMEÇ Ankara 2008 İÇİNDEKİLER I. BÖLÜM II. BÖLÜM III. BÖLÜM IV. BÖLÜM V. BÖLÜM VI. BÖLÜM VII. BÖLÜM VIII. BÖLÜM
ÖNSÖZ Ahmed Saib hakkında elimizde fazla bir malûmat olmamakla beraber, ona dair Birleşik Kafkasya Derneği gibi kurumların değişik internet sayfalarında ve birbirinin tekrarı durumundaki hâl tercümelerine baktığımızda, 1859 senesinde Dağıstan’da doğduğunu, öğrenim hayatını Rus okullarında tamamladıktan sonra, her Müslümanın özleminde olduğu üzere, bu sırada tek bağımsız Türk devleti Osmanlı ülkesine gelerek hizmet aldığını görüyoruz. Sultan Abdülhamid’in hassa suvari alayına katılan ve Gazi Ahmed Muhtar Paşa ile Mısır’a giden Ahmed Saib, ilginçtir ki burada velinimeti olan Abdülhamid Han’a karşı bayrak açmış ve buna binaen de eleştirileriyle, fikirlerini kaleme alabileceği “Sancak” gazetesini neşretmiştir. Fakat bu tenkitleri incelediğimizde, hep olumsuz tarafların ele alındığı anlaşılır. 1899’dan 1907’ye kadar yayın hayatında olan Sancak gazetesinde, hazırlamaya çalıştığımız “Şark Meselesi” adlı eser de tefrika olunmuş, bilahare kitap haline getirilmiştir. Bu eser 1327 (1909-1910) senesinde basılmış olup, 95 sayfadan ibaret, küçük boy bir kitaptır. Ahmed Saib, Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinde, 1902’de Paris’te toplanan Osmanlı Liberalleri Kongresine katıldıktan sonra Kahire’de, 1902-1908 yılları arasında çıkan Şura-yı Ümmet gazetesi ile de ilgilendi. Okuyan ve yazan bir Osmanlı aydını olarak pek çok meseleyi ve onun çözüm yollarını işaret etmekle birlikte, çoğu zaman devrin bazı ikbâlperest, gayr-i Türk vs. ileri gelenleri gibi hissi davranmaktan da kendini alamamıştır. Çünkü eser iyice incelenecek olursa, bu husus dikkatten kaçmayacaktır. 1908’deki Meşrutiyet ortamından yararlanarak İstanbul’a dönen Ahmed Saib, üniversitede Rus dili dersleri de vermiştir. 1920 senesinde ölümüne kadar pek çok esere imza atmıştır ki, bunlardan bazıları şunlardır: Vekayi-i Sultan Abdülaziz, Tarih-i Sultan Murad-ı Hamis, Sultan Abdülhamid’in Evail-i Saltanatı, Son Osmanlı-Rus Muharebesi, Tarih-i Meşrutiyet ve Şark Meselesi Hazırası, Şark Meselesi, Hakayık-ı Tarihiye ve Siyasiye, Rehnûma-yi İnkılâp, Mısır İngilizlerin Eline Nasıl Düştü, Meşrutiyet Dalgaları, Ayastefanos Muahedesinden Berlin’e Doğru, Mısır ve Arabî Paşa Meselesi. Hazırlamaya gayret ettiğimiz kitap parça parça, Ahmed Saib’in gazetesi Sancak’ta daha evvelce basılmıştır. Biz bu kitapçığı günümüz Türkçesine, okurların çok rahat bir şekilde anlayabileceği bir dilde aktarmaya özendik. Ahmed Saib kitabı 1, 2, 3. kısımlar haline ayırmış iken, biz her bölümde ne anlatılmaya çalışılmış ise ona göre bir isim verdiğimiz gibi, aşağıda Ahmed Saib’in bıraktığı yerden, 20. yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti’nin yüzyüze geldiği diğer sıkıntılar ve Şark Meselesinin uzantısı olayların da üzerinde durduk. Herne kadar Ahmed Saib eserinin girişinde Şark Meselesinin ne olduğunu belirtiyorsa da, biz genel çerçeveleriyle bir kez daha konuyu ele alacağız. Şark Meselesi tabirinin ilk kez 1815’te Viyana Kongresinde dile getirildiğini ve bunun Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün korunması ile parçalanması noktasında ele alındığını görmekteyiz. 19. asrın başında, Osmanlı’nın dağılma sürecine girmesi, kendi kendini koruyamayacak bir hale düşmesi, bu geniş ülkenin paylaşılması ve zenginliklerine sahip olma meselesi, Avrupa devletlerini karşı karşıya getirmiş idi. Esasında hiçbirisi Osmanlı memleketinin bölünmesine hazırlıklı olmadığından dolayı, başlangıçta Rus emellerinin önünde İngiltere gibi ülkeler, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün korunması yolunda tavır takınırken, 19. yüzyılın sonlarıyla, 20. asrın başlarında büyük devletlerin kendi aralarında vardıkları anlaşmaların neticesinde, Osmanlı’nın parçalanmasına karar vermişlerse de, o zamana kadar İngiltere, Fransa ve Rusya’nın dışında duran Almanya’nın güçlenmesi ve Şark Meselesine müdahil olması bütün dengeleri alt-üst etmişti. Umumiyetle 19. yüzyılın başına konulan bu mesele hususunda birtakım tarihçiler daha erken devirlere kadar gitmektedirler ki, bunda da haklı tarafları vardır. Belki isim olarak geç bir zamanda ortaya çıkmıştır ama, Şark Meselesinin başlangıcı Türk-Hun ordularının Avrupa’yı fetihleri, Roma’nın ikiye ayrılması dönemine kadar götürülebilir. O çağa kadar Avrupa, karanlık bir alem içerisinde, özellikle kilise ve feodal idarelerin etrafında oluşan güç birliktelikleri şeklinde, insanların köle misali yaşamaya zorlandığı bir ortamda idi. Türklerin gelmesiyle, kurulu düzen ve dengelerin tepe-taklak olduğu görülür. Bu yüzden Avrupalılar kendilerine yabancı, çok dinamik ve bütün işlerini bozan bu millete karşı bir nefret duymuşlar; Avrupa kıtasına ayak bastıkları günden itibaren Türkleri geldikleri yere geri göndermek için elbirliği yapmışlardır. Dolayısıyla Şark Meselesi bazılarının dediği gibi İslam-Hristiyan çatışması değil, belki de İslam nazarında Türk-Avrupa savaşıdır. Türk tehlikesiyle yüzyüze gelene kadar birbirlerini boğazlayan Avrupalılar, Türklere karşı ortak bir cephe oluşturmuşlar, önce başlarının belası Attila Hunlarının zayıflığından yararlanarak, onları bir katliama tabi tutup, bir müddet rahat nefes almışlardı. Fakat 10. asrın sonlarıyla, 11. yüzyılın başlarında Avrupa ve hrıstiyan dünyasınca Şark Meselesinin ikinci ayağı zuhur etti. Bu kez Türkler, Hazar’ın hem kuzeyinden hem de güneyinden olmak üzere Roma ile Arap topraklarına hızla daldılar. Ancak bu daha öncekilerden çok farklı bir hareketti. Hazar’ın kuzeyinden Doğu Avrupa ve Balkanlara inen ve buralara hakim olan Peçenek ve Kumanların bir din kaygısı olmamakla beraber, onlar çok kısa zamanda Balkanlarda hakimiyeti ele geçirerek, üstünlük sağladılarsa da, milli kaygılardan yoksun olduklarından, az bir vakit sonra Bizans’ın entrikalarına maruz kalarak, birbilerini öldürmeye başladılar. Bizans imparatorluğu kendi kardeşleri Kuman-Kıpçakların eliyle Peçenekleri katlettirirken, onları hrıstiyanlaştırıp, erimelerinin de yolunu açtı. Fakat Hazar’ın güneyinden Ön Asya’ya ve Orta Doğu’ya doğru gelen Türklerin konumu çok değişikti. Onlar Müslümanlığı benimseyerek, kendilerini Türk’ün adaletini ve Tanrı’nın adını yaymaya vazifeli görüyorlardı. İşte bu noktada belki de Şark Meselesinin din boyutu da önem kazanmaktadır. Zaten bu sırada Arapların, dünyadaki fütuhat faaliyetleri de sönmüş, Sicilya ve İspanya’dan kovulmuşlar, Doğu Roma eski topraklarının büyük bir kısmını geri kazanmıştı. Ama son Roma 1071’de Türk askerleri önünde büyük bir yenilgiye uğruyorken, Şark Meselesinde, doğudan gelip, kendilerine yeni bir yurt arayan ve Allah’ın adını her tarafa hakim kılmaya çalışan bu ırk yeni bir sayfa açıyor ve uzun yıllar sürecek Haçlı Seferlerini başlatıyordu. Avrupalılar arasında çok derin mezhep ayrılıkları olmasına rağmen Türkleri Anadolu’dan ve Orta Doğu’dan atmak emelleri çerçevesinde birleşmeyi başarmışlar, hatta bir aralık Türkleri Anadolu’da çok zor durumlara da düşürmüşlerdi. Gerçekte bugün de yapmak istedikleri bundan öte bir şey dediğildir. İşte tam bu esnada ortaya çıkıp, bütün Türklerin temsilcisi olma vasfına erişen Osmanlılar da işleri bozdu. Hele Osmanlı Türklerinin hrıstiyanların doğudaki son kalesi, Bizans’ı ele geçirmeleri meseleye tuz-biber oldu. Buna binaen Avrupalıların intikam alacakları büyük Roma’nın Attila tarafından dize getirilmesi, Malazgirt’te Alp-arslan’ın ayaklarını öpmelerinden sonra bir olay daha ortaya çıkmıştı ki, o da İstanbul’un fethidir. Kendilerini bir şekilde Bizans’ın devamı olarak gören Avrupalılar, 1071 ile 1453’teki o acı yenilgileri asla unutamadıklarından, her durumda ve ortamda bunun intikamını almak için fırsat kollamaktadırlar. Ne yazık ki, bir müddet sonra Osmanlı kendini bilmez, devlet işlerinden bihaber ve kadınlar tarafından idare edilen padişahlar ile dönme paşaların oyuncağı haline geldi. İşler ters gitmeye başladı. Önce bir duraklama devri ve arkasından parçalanma yaşandı. Hrıstiyanlar Osmanlı’yı Avrupa’dan atmak için neredeyse 16. yüzyılın sonuna kadar beklediler. Bu yüzyılla beraber toprak kaybeden Türklerden öçlerini hem de çok kanlı bir biçimde aldılar. Şark Meselesinin başlangıcında Avrupalıların amacı Türkleri batıya sokmamak iken, daha sonra bu Türkleri Avrupa’dan çıkarmak şekline dönüştü. Bunun için de çeşitli stratejiler geliştirdiler. Evvela Osmanlı Türkiyesi’ndeki Türk olmayanlarla işbirliği yaparak, Türkleri zor duruma düşürmeyi hedeflediler. Bu işte baş rolü Rusya oynamakla beraber diğer Avrupa devletleri de ona yardımcı oldular. Önce Osmanlı sınırları içindeki gayr-i Müslim ve gayr-i Türk tebanın bağımsızlığı sağlanacak, bilahare Arap kıtası vasıtasıyla Türkler kıskaç altına alınacaktı. Zaten kuzeyden ve doğudan Ruslar, Türkiye’yi çoktan kuşatmışlardı. Bu düşünceleri de gerçekleştikten sonra Türklerin kafasına öldürücü darbe vurulabilir, İstanbul ve Kudüs kurtarılabilir, Türkler geldikleri yere yollanabilirdi. Ancak Osmanlı Devleti’nin bulunduğu mevki okadar mühimdi ki, Avrupalıların hiçbiri diğerinin kendisinden fazla bir şey koparmasına göz yumacak gibi değillerdi. Bu sebepten Şark Meselesinin bir dönemini teşkil eden, Avrupa’da “Hasta Adam” olarak görülen Osmanlı bir müddet daha yaşatıldı. Bunun için I. Dünya Savaşına kadar ülkeler bekledi. Aslında Yakınçağ ve Türkiye Cumhuriyeti tarihçileri, I. Dünya Harbi çıkmadan daha evvel büyük Avrupa devletlerinin Osmanlı ülkesi üzerine gizli planları ve andlaşmalarının mevcut olduğunu çok iyi bilirler. Savaşın arefesinde Osmanlı devlet adamlarının Rusya ve diğer Avrupa ricaliyle yaptığı görüşmeler ve bunlardan bir sonuç çıkmadığı ortada iken; bizim kanaatimize göre, haksız bir şekilde, savaşa girmenin bütün suçunun ve vebalinin Enver Paşa’nın omuzlarına yıkılması bir insafsızlık, insafsızlıktan öte birtakım art niyetlerden kaynaklanmaktadır, sanıyoruz. Savaşa başlamadan önce Osmanlı Devleti’nin genel durumunu çizmek gerekirse; ülkemiz 93 Harbi, Trablusgarb ve Balkan Savaşları gibi üst üste patlak veren muharebelerden yorgun, perişan ve önemli bir toprak kaybıyla çıkmıştı. Ordunun elinde doğru dürüst silah olmadığından başka, Osmanlı ekonomik ve siyasi açıdan bir buhran yaşıyordu. Hattizatında Avrupa’nın gözünde “hasta adam” vaziyetindeki bu memleketin ayağa kaldırılması ya da ipinin çekilerek öldürülmesi yönünde tereddütler vardı. Birkaç sonuçsuz girişimin haricinde, ileriye ve gelişmeye dönük hiçbir çalışma olmadığından, Türkler sanayi ve teknik bakımdan da çağın oldukça gerisinde kalmıştı. Osmanlı’yı hakikatte zayıflatan neden buydu Her halukârda I. Dünya Savaşı çıkacaktı ve harbin büyük bir kısmı Osmanlı Devlet’inin toprakları üzerinde cereyan edecekti. Çünkü Fransa ve İngiltere gibi Avrupa devletleriyle, Rus çarlığının yeni sömürgelere sahip olma, hammadde kaynaklarına ulaşma, sıcak denizlere inme gibi idealleri sadece Osmanlı’nın yönetimindeki bölgelerden sağlanalabilirdi. Kim galip gelirse gelsin, Türk ülkesi mutlaka parçalanacaktı. Esasında Avrupa’da bu pastanın paylaşımı hususunda Almanya ile diğerlerinin arası açılmıştı. Almanya da aynı amaçlar için harekete geçmiş, bu yüzden onun dünyaya tek başına hakim olmasını engellemek isteyen ülkeler karşısına dikilmişlerdi. İngiltere, Fransa veyahut da Rusya’nın Alman topraklarını zapt etmek suretiyle sahip olacağı önemli bir menfaat yoktu. Durum Almanya açısından da benzerdi. Yani onların da İngiltere ve Batı Avrupa’da hakimiyet kurmakta bir kazançları bulunamazdı. Tarihte olduğu gibi, günümüzde de bu topraklar yeraltı ve yerüstü fakiri bölgelerdir. Dolayısıyla doğuya doğru açılmaktan ve buraların hammadde zenginliklerine ulaşmaktan başka çareleri gözükmüyordu ki, yüzyılın sonuna doğru yeni bir enerji kaynağı keşfedilmişti, o da petroldü. Vaziyet bu merkezde olunca, Osmanlı hükümeti özellikle Rusya ve İngiltere ile ittifak yapma yollarını aramış; kendisine bu ülkelerce soğuk davranılınca, o da ister-istemez Almanya safında savaşa girmek zorunda kalmıştır. Osmanlı ülkesinin teklifleri, zamanın en güçlü ülkesi durumundaki İngiltere’nin dikkatini çekmiyor; yeni iktidarın Osmanlı’yı iyi idare edemeyeceklerini düşünüyorlar ve bu yüzden de ta Londra’ya kadar gelen Osmanlı delegelerini sürekli atlatıyorlardı. Bu hususta Osmanlı Devleti Hariciye Nazırlığının girişimleri ortadadır. Hatta maliye nazırı Cevat Bey de Fransa’da ikili görüşmelerde bulunmuş; Talat Paşa Kırım’a giderek, Rus çarına ittifak önerisini götürmüştü. Söz konusu Avrupa devletleri içinde sadece Almanya, açıkça Türklerden toprak talep etmiyordu. “Denize düşen yılana sarılır” misali, Türkler de Almanlara sarıldılar. Herne kadar Almanlarla olan uzlaşmanın savaştan önce gerçekleştirildiği söyleniyorsa da, hakikatte andlaşma Avrupa’da harp başladıktan sonra, yani 2 Ağustos 1914’te imzalandı. Sözleşmenin önemli maddelerinden birisi Rusya, Almanya’ya savaş açarsa, Türkiye Almanya’nın yanında yer alacak, buna karşılık Almanlar da Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün korunmasına yardımda bulunacaklardı. Yine de Türkler tedbiri elden bırakmamışlar, henüz savaşa hazır olmadıklarından dolayı, bu haberi kimsenin duymaması için gayret etmişlerdi. Hemen aynı gün İngiltere, Osmanlı Devleti’ne karşı düşmanlığını göstermiş, paraları ödendiği halde, İngilizlere sipariş verilen Reşadiye ve Sultan Osman gemilerine el konulmuş; bunun üzerine de Enver Paşa, 5 ağustosta Ruslarla yeniden anlaşma yollarını bulmak için görüşmeler yapmıştır. O, Kafkasya’daki Türk askerini çekme, Balkan ülkeleriyle Rusya arasında bir harp çıkarsa, Ruslara yardım etme ve Alman kuvvetlerini Türk topraklarından uzaklaştırma hususunda söz veriyordu. Buna karşılık da, Trakya’dan biraz arazi ile Adalar Denizindeki bazı adaları istedi. Bu arada Cemal Paşa’nın da İngiltere ile tekrar anlaşma zeminleri araması boşa çıktı. Bir kez daha vurgulamak gerekirse, Türkler harbe sadece Enver Paşa’nın maceraperestliği yüzünden dahil olmadılar. Belki de başka yol bulunmadığından, böyle bir karar alındı. Şartlar Türkleri savaşa girmeye zorlayınca, 29 Ekim 1914’te Goben ve Breslav adlı iki Alman harp gemisine Türk bayrağı çekilerek, Karadeniz’deki bazı Rus limanları topa tutturuldu. Zaten Almanya da Türklerin bir an önce savaşa girmesini istiyordu. Çünkü onlar birkaç cephede harp çarpıştıklarından başları sıkışmış, iyice bunalmak üzereydiler. Eğer Türkler, Ruslara karşı bir cephe açacak olurlarsa, Rus kuvvetlerinin büyük bir kısmı doğuya kayacak, bu suretle batıda Almanya ile Avusturya rahat bir nefes alacaklardı. Süveyş Kanalının kontrolü ve Arabistan’daki çarpışmalar sayesinde de İngilizler önemli bir miktarda ordusunu bu cephede tutacak ve buna bağlı olarak da Almanlar İngilizlerle daha fazla uğraşacaklardı. Bir de Müslüman bir ülkenin hrıstiyanlar tarafından saldırıya maruz kalması, Rusya’nın ve İngiltere’nin tahakkümü altında yaşayan Türk ve Müslümanların infialine yol açacaktı ki, bu durum bile onların başını ağrıtmaya yeterliydi. Nitekim I. Dünya Harbi sırasında hem İngiliz sömürgelerindeki nümayişler, hem de Rusya’daki Türk ayaklanmaları ve Rusya Türklerinin çeşitli yollarla Osmanlı Devleti’ne yardım etmeye çalışmaları, bunun delilidir. Dolayısıyla Avrupa’daki savaştan kısa bir süre sonra kavgaya karışan Türkler, Almanya ile yanyana çarpışmaya başladı. Neticede Osmanlı Devleti’nin müttefikleri teslim olunca, tek başına harbi sürdüremeyeceği sebebiyle o da silahlarını bıraktı. Oysa her tarafta zaferler kazanan, güya şanlı İngiltere ordularını I. Cihan Savaşında tek yenen millet Türkler idi. Savaşın uzamasına neden olan Türklere bunun hesabını ödetmeyi düşünen galipler, işte bu sırada Şark Meselesinin başka bir ayağı olan ve halâ üzerinde çalıştıkları Sevr’i Türklerin önüne koydular. Bilindiği üzere Türkiye’nin parçalanarak, dağıtılmasını amaçlayan ve Türkleri Anadolu Yarımadasından sürüp, çıkarmayı hedefleyen Sevr Andlaşması (1920) İstanbul hükümetince imzalanmasına rağmen, Türkiye Türkleri hiçbir zaman buna razı gelmemişler, Mustafa Kemal’in önderliğindeki bir yükselişle, Sevr müsveddelerini tarihin lağım çukurlarına atmışlardır. Türkiye’nin son yıllarda hem bir bocalamaya girmesi, hem de kabuğunu yırtarak, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Orta Doğu, Kafkasya ve Asya coğrafyasında etkili bir konuma gelmesinin önünün alınması amacıyla, Sevr’in eski hamileri yeniden bu andlaşmayı tuvalet çukurundan çıkararak, biraz temizleyip, biraz da süsleyerek Kurtuluş Savaşı’nda ve Lozan’da üstü çizilen hükümleri Türk milletine zorla da olsa kabul ettirmeye çalışıyorlar. Bunu gerçekleştirmek için Türk milletinin ve devletinin çok daha kötü durumlara düşürülmesi kararlaştırılmış ve bu yüzden de birtakım aracı etkenlerin kullanılması yoluna gidilmiştir ki; bunlardan birisi Kürtçülüğü kaşımak (tıpkı Musul’un elimizden koparılışı sırasında çıkarılan Şeyh Sait ayaklanması gibi), biri Ermeni soy kırımı yaptıkları yolundaki iddialara Türklerin sahiplenmesini sağlamak ve büyük Ermenistan için Türklerden toprak istemek (ki, büyük Ermenistan’ın yaratılmasında Azerbaycan ve Türkiye taraflarında ancak yayılma gerçekleşebileceğini herkes bilmektedir), birisi de bugün Anadolu’da çok az sayıda olan Ortodoks hrıstiyan cemaatinin diriltilerek, Türkiye içerisinde otonomik haklar vermektir. Bunlar ta 19. asrın başlarında yürürlüğe konan planlardı. I. Dünya Harbinden sonra Şark Meselesine ABD’de dahil oldu. Bugün Türkiye’nin zayıflatılarak, Anadolu topraklarının bölünmesi düşünülmektedir. Başta Amerika ve Avrupa Birliği Orta Doğu, Kafkasya ve Asya’yı yüzlerce yıl hiçbir sorun çıkmadan yönetebilmeyi düşünüyorlar. Bunun adımları yavaş yavaş atılmaktadır. Afganistan’a nüfuz edilmesi, Irak’ın işgali, Suriye ve İran’ın da dize getirilmesinden sonraki hedef Türkiye’dir. Ama, Amerika Birleşik Devletleri ne Dünya Savaşlarında ne de değişik bir yerde Türkiye ile birebir sıcak çatışma içerisine girmediğinden dolayı halâ Türkiye’den ürküyor. Bunun için de, Türkiye’nin kendi kendine tasfiyesi hususunda bütün gizli planlarını ve imkanlarını seferber etmiş durumdadır. Amerika’nın geçmiş yıllardan hatırlandığı üzere önce Taliban’ı desteklemesi, şimdi Kürtlere siyasi bağımsızlık sözleri vermesi ve onları yönlendirmesi, Ermenistan’ın genişlemesine ve ekonomik olarak rahatlamasına çalışması, Karadeniz, Adalar Denizi ve Akdeniz’de Rum nüfuzunu artırma gayretiyle, Türkiye’nin elinin kolunun bağlanarak, ABD’ye muhtaç duruma getirilmesinin altında, gerçekte dünya hakimiyetinde Batı ve hrıstiyan dünyasının öne çıkarılmasından başka bir şey yoktur. Bugün Türkiye, Önasya’da hristiyan ortodokslar, Arap ve Fars milliyetçileriyle, Rus şovenizminin baskısı altında kaldığı gibi, son zamanlarda ABD’nin Irak’ı işgali ve güneydeki Kürtleri kullanması suretiyle kıskaça alınmış vaziyettedir. Yarın-birgün üç tarafı deniz olmasına rağmen, buralara bile çıkamama durumu doğabilir. Bu yüzden başta Türk Cumhuriyetleri olmak üzere, bölgede güvenebileceğimiz devlet ve topluluklarla siyasi münasebetlerin kuvvetlendirilmesi gerekiyor. Tehlike, Türkiye’nin kapısını çalıyor. Esasında aynı trajediyle Türk Cumhuriyetleri de karşı karşıyadır. Herne kadar Asya’nın ortasında stratejik bir konumda bulunuyorlarsa da, coğrafi olarak kuşatıldıkları gibi, hiçbir açık denizle de bağlantıları yoktur. Türkiye onlar için her bakımdan bir müttefiktir. Dolayısıyla Şark Meselesini veyahut da bugün adına ne deniyorsa Türklerin aleyhine yürütülen planları boşa çıkarmak için sadece Türkiye’nin değil bütün Türk dünyasının gözlerini çok iyi açması gerekiyor. KİTABIN TAMAMI İÇİN İSTEME ADRESİ: Akçağ Basım Yayım Pazarlama A.Ş. Tuna Cad. 8/1, 06420, Kızılay/ Ankara Tel: 0312 432 17 98 Faks: 0312 432 28 52 |
|---|